RSS Aboneliği
09 Ara

AYRILIK

Yazar: Aslı

“İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır”, der Dostoyevski…


Veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yıldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.
Birlikteliğin örttüğü tüm kusurları ayrılık sergiler.
Bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir.

“Ölene kadar” diye söz verilmiştir, ama “ölüm yolunda” başka tercihler belirmiştir.
Kararsız prensesin vicdani azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı “aklini başına” al diye fısıldar kulağına; haytası ise “kalbinin sesini” dinle diye çekiştirir eteğinden.

Hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar.
“Ama”yla biter alelade iltifat cümleleri: “Sen iyi bir insansın, ama arkadaşların kötü”,
“Seni seviyorum, ama bu ilişkide mutlu değilim”,
“Ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim” vs.vs.
Sonra gelsin uykusuz geceler… Bir türlü karar verememeler…
Ruhen gidip gelmeler…
“Hele biraz daha zaman geçsin” diye nikah ertelemeler…
Birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar.
“Aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için’e kendini kandırmalar.
Sonrası hep aynı:
Bekleyenin “Hani sonbaharda buluşacaktık. Hazan geldi geçti, sen gelmez oldun” sızlanmaları…
Beklenenin “Geliyorum az kaldı” oyalamaları…
Bittiğini bile işi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten batağa saplanmalar…
Terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar…
Veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler…
Üzgün görünmeler… Bağış dilenmeler…”…ama kaçınılmazdı” demeler…
“Sözünden caydın” yakınmalarını “Sen de eski sen değilsin.Değişmişsin” diye göğüslemeler…
Asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler…

Ve son sahne:
Terk edenin o mahcup “Gönlüm başkasında” itirafına karşılık terk edilenin kirik çalimi:
“uğurlar olsun! Ben yoluma devam ediyorum”.
İhanetler hep böyledir: ilki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az acı verir.
Ondan sonra dur durak yoktur:
Güvenilmez âşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardında bir kırık kalpler mezarlığı bırakan bir dervişe döner.
Artik acılara hapsolmuştur: Buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin “ah’tı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır.

CAN DÜNDAR
03 Kas

COME BACK

Yazar: Aslı

Uzun sayılabilecek maceralarla dolu bir süre sonrasında geri döndüm.
Yazacak, söyleyecek çok şey var…

25 Tem

GALAKTOBOUREKO (SÜT BÖREĞİ)

Yazar: Aslı

Ve bir başka lezzet :)

Malzemeler :

7 adet yumurta ( oda sıcaklığında)
10 bardak dolusu süt (oda sıcaklığında)
2 bardak toz şeker
1 bardak ince semolina unu (çok ince durum buğday unu)
1 yemek kaşığı dolusu tereyağı
1 limon suyu
1 ticari paket hazır yufka
Yufkaları ve tavayı fırça ile yağlamak için eritilmiş tereyağı
Yaklaşık 35×28 santim boyutunda bir fırın tepsisi

ŞURUP İÇİN:

2 bardak toz şeker
1 bardak su
½ limon suyu

Yapılışı:

1 -Bir tencereye konan yumurtalar,şeker ve un orta ateş üzerinde hemen yoğunlaşıncaya kadar sürekli karıştırılarak pişirilir.
2 – Üzerine süt, tereyağı ve istenilen bir kokuluk (vaniya gibi) eklenir ve bir püre kaşığı ile yoğunlaşıncaya kadar karıştırılmaya devam edilir. Ateşten alınıp tencere ile kapağı arasına bir havlu gerilerek kenarda bekletilir.
3 – Fırın önceden 350 F (Yaklaşık 180 santigrat) derecesinde ısıtılır. Tepsi bir fırça kullanılarak eritilmiş tereyağı ile yağlanır.
4 – Eldeki yufka sayılarının yarısı teker teker ve aralarına fırça ile tereyağı sürerek üst üste ve yufka kenarları tepsi kenarından dışarıya sarkacak şekilde yerleştirilir.
5 – Pişirilmiş olan yumurtalı sütlü unlu malzeme yufkaların üzerine dökülerek iyice yayılır. Üzerine artan yufkalar yine her birisi fırça ile yağlanarak üst üste konur. Yufkaların sarkan kenarları tepsinin iç tarafıfa sokulur
6- çok keskin bir bıçak ile börek istenilen parçalar büyüklüğünde kesilir.
7 – tepsi ısıtılmış fırına konur ve 35 – 40 dakika veya üzeri tatlı bir sarı kahverengi oluncaya kadar pişirilir. Fırından çıkarılıp oda derecesine kadar soğutulur.
8 – Şurup için Şeker su ve limon bir tencereye konur ve 10 dakika kaynatılır.
9 – Oda derecesinde soğutulmuş böreğe bir kepçe ile şurup yedire yedire dağıtılır.
10- Kesik yerlerden yeniden kesilir, soğuyunca buz dolabına konur ve bir gece bekletildikten sonra soğuk olarak servis yapılır.

Alıntıdır

25 Tem

KALİMERHABADAN (KABAK ÇİÇEĞİ DOLMASI)

Yazar: Aslı

Girit Mutfağının klasiklerinden ve vazgeçilmezlerinden biri :)

Pazardan alabileceğiniz ya da yetiştirdiğiniz Kabaktan topladığınız 50 adet Kabak Çiçeği için;
1 su bardağı az haşlanmış pirinç

2 adet orta boy soğan,

1/2 demet maydanoz,

1 çay bardağı zaytinyağı,

2 çorba kaşığı domates salçası,

Yeterince tuz, Kuru nane ve karabiberle harcı hazırlayın her bir çiçeğin içine bir tatlı kaşığı harç koyun
Tercihan çiçekleri sabah çok erken saatte satın alın ya da toplayın, çiçekler güneşi görünce kendiliğinden kapanırlar çünkü.

Bu şartları sağlayamazsanız da doldurduğunuz çiçeklerin pişerken açılmaması için tencereye dizdikten sonra üzerlerine tabak kapatarak suyunu ekleyip pirinçler yumuşayana kadar pişirin.

Afiyet olsun :)

25 Tem

Üzüm Reçeli

Yazar: Aslı

Hadi canım! demeyin ben de ilk okuduğumda nasıl olur acaba diye düşündüm ama tarifi uyguladığımda sonuç süper oldu.

Hazır Üzüm mevsimindeyken denemenizi tavsiye ederim.

Malzemeler:

  • 1 kilo çekirdeksiz üzüm
  • yarım kilo toz şeker
  • yarım su bardağı su
  • 1 çorba kaşığı limon suyu
  • 1 paket vanilya

Yapılışı:

Üzümleri güzelce yıkayıp salkımlarından ayırın. Tencerenize yarım bardak suyu ve şekerin tamamını koyup ocağı yakın. Şeker eriyince suları süzülmüş olan üzüm tanelerini ilave edip karıştırın. Reçel kaynamaya başlayınca ateşi orta düzeye getirin. Sanılanın aksine köpük toplanması olmuyor, yine de görürseniz alabilirsiniz köpükleri.  Rengi koyulaşmaya başlayınca kaşıkla bir tabağa damlatıp kıvamını kontrol edebilirsiniz. Rengi ile beraber kokusu da mis gibi dağılıyor. Ama ağdalanmasına izin vermeyin, zira belli bir yerden sonra çok çabuk kararıp karamelleşiyor. Soğuyunca daha da katılaşacağını hesaba katarak fazla bekletmeden limon suyunu ilave edip altını kapatın. Vanilyasını ilave edip ılınmaya bırakın. Kuru bir cam kavanoza doldurup saklayın.

25 Tem

GİRİT MUTFAĞI

Yazar: Aslı

Yemek yapmaktan zevk almak sanırım bizim ailede genetik bir durum.

Sülalenin büyük bir yüzdesi de Girit kökenli olunca bizim mutfaklar ottan, sebzeden geçilmiyor (elverdiğince)

İş nerede ekmek orada deyip Ege kıyılarından uzak bir yaşam sürünce de Girit mutfağından etkilenmemiz zeytinyağı ve bulabildiğimiz mevsim sebzeleri ile sınırlı kalıyor ne yazık ki.

Mutfağımızın otlarını sebzelerini yiyemesek de Girit yemeklerinin tariflerini toplamaya karar verdim ve burada da paylaşmaya.

Umarım meraklılarına yararlı olur

26 Nis

Bahar, Toprak ve Ellerim -1

Yazar: Aslı

Karar vermiştim, bu sene terasa hiç bir şey ekmeyeceğim diye.

Evimiz kocaman bir teras katı, yanlış anlaşılmasın yaşam alanı kutu gibi ama terası bir ev daha yapılabilecek alana sahip yani.

Toprağa ve onun yetiştirdiklerini izlemeye o kadar meraklıyım ki geçtiğimiz iki sene boyunca terasımızda saksıların içinde dolmabiberler, domatesler, kornişonlar yetiştirdim. geçen sene ektiklerim benim Ada kızımın yavrulaması ve o yavruların ayaklandıkları an da terastaki tüm kemirilebilir şeylere saldırmaları ile telef olmuştu.

O zaman da şevkim kırılmış ” önümüzdeki sene uğraşmayacağım bunlarla” demiştim. Ama olmadı bahar gelince terasa çıktığım zamanlarda öyle çorak duran saksılar gözkırpmaya başladılar önce, biraz direndim ama geçen gün kendimi en büyük saksılardan birini tepetaklak çevirmiş içindeki toprağı havalandırır ve temizlerken buluverdim.

Sonra bir heves kuruyemişçiden aldığım kavrulmamış Ayçekirdeklerini pamuk arası yaparken fark ettim kendi kendime verdiğim sözü tutamadığımı.

Sanırım hiç bir zaman da tutamam böylesi bir sözü, çünkü ben çocukluğumdan beri toprakla, börtüyle böcekle, birşeyler yetiştirmekle o kadar ilgiliydim ki, sanırım bu benim ruhumda olan bir şey. Bazen ellerime bakar o küçük kısa parmaklarımın tam manasıyla bir tarla işçisinin eline ait olduğunu düşünürüm, haklıyım da ellerim asla narin hanımefendi elleri gibi olmadı olamadı, hep zorlu tamir işlerinin ( ki genelde büyük keyif alırım ben bundan) ve olabilecek diğer tüm ağır şeylerin elleri oldular.

Evet kendime verdiğim sözü tutamadığımdan bahsediyordum, ayçekirdekleri filizlenmeyi bekliyor pamuk arasında mışıl mışıl uyuyarak, diğer yandan her şeyin doğup büyümesine ve onu izlemeye dair takım yüzünden yeşil elma ve limon çekirdekleri de küçük bir kavanoz içinde bir miktar su ile patlamayı bekliyorlar ( evet bu yöntem işe yarayan bir yöntemdir ), iyi ki söz vermişim kendime ekmeyeceğim bir şey diye vermesem ne olurdu bilemiyorum ama Kivi nin bir ağaç meyvesi olmadığını aksine sarmaşık türevi bir bitki meyvesi olduğunu ve üstelik hapır hupur yediğimiz Kivilerin içindeki çekirdeklerden de yetiştirilebileceğini öğrendiğim anda birinci Kivi ekim şenliklerini de başlatmış oldum, onlar da önümüzdeki günlerde çimlenmek üzere yerlerini alacaklar.

Gözümü hırs mı bürüdü ne anlamadım ki kendimi birden ağaçlar.net forumunda sevgili dostumuz ve eski komşumuz Adem’in Fethiye gezisinden getirdiği dağ kekiklerinin tohumlarını paylaşırken buldum, e laf lafı açtı benim Kekik yollayacağım arkadaşlardan birisi, uzun zamandır aradığım ama bulamadığım Susak ( Su kabağı ya da Süs Kabağı olarak da bilinir) tohumu, bir başka arkadaşta hiç görmediğim ama hep merak ettiğim, faydaları sıra sıra dizilen Kudret Narı tohumunu bana gönderdi.

Anlayacağınız bu yaz terasım Günebakanlarla renklenip canlanacak, Süs kabakları nazlı nazlı sarılacak bir direk arayacak, Kiviler ile Kudret Narı ise bu seneki heyecan sebebim oluverecekler terasta.

Elma ve limon tohumlarım ise kök verdikleri anda beşikleri vasıtası görecek saksılarda yeterli boya gelene kadar gözüm gibi bakılacak.

Tohumdan, fidana, fidandan ağaca :) dönmesini beklediğim bu miniklerin benim için yerleri çok başka. Bir çocuğum olursa onunla birlikte büyüyebilecek bir elma ağacı dikmek istedim hep, henüz bir çocuğum yok ama bu ufaklık ancak yetişir zaten, bu yüzden de biraz erken ekilmesinde bir sakınca yok. Limon ise annem için, o hep bir limon ağacı olsun istedi ama bir türlü denk gelip alamadım eğer bu yeşerirse ve de anneler gününe şöyle göze gelir bir hal alırsa anneciğime vereceğim ” bana baktığın gibi ona da bak büyüt” diye.

Annemin kendisinin bile farkında olmadığı Limon Ağacı sevgisinin nedeni ile başka bir yazı yazacağım.

Ey bahar sen nelere kadirsin diyorum şimdilik :)

25 Mar

Elma Ağaçlarının Sesini Duyuyorum.

Yazar: Aslı

Bu başlık esasında bir yıldan fazla zaman önce facebook’ta yazdığım bir status idi.

Can okuyunca çok hoşuna gittiğini söyledi ve nereden çıktı diye sordu ” sokağın başındaki güzel, bahçeli müstakil ev vardı ya, işte bu gün o evi yıktılar, bahçesindeki o güzelim Çam ve Elma ağaçlarını da yerlebir ettiler, sanki o an o ağaçların seslerini duyuyordum” dedim.

Hayatımda hayvanlardan sonra en çok zarar verilmesine dayanamadığım şey ağaçlar oldu.

Babamın işi nedeniyle çocukluğum hep doğuda geçti ( bu yüzden babama ne kadar teşekkür etsem azdır ) toprağın, çamurun, karın, yağmurun, derelerin, çayların , ağaçların, tarlaların içinde yaşadım çocukluğumu.

Yaşıtlarımın Vasconcelos’un Şeker Portakalını okuduğundan bi haber benim de bir sürü ağacım olmuştu, üzerlerinde her gün oyunlar oynadığım, bahar gelsin onlara kavuşabileyim diye kış’ı kışkışladığım.

Benim ağaçlarıma kimse çıkamazdı, zarar vermelerinden korkardım, diğer çocuklar tarafından çok babama şikayet edildiğim oldu, işittiğim onca azara rağmen korudum onları hep, Vasconcelos’un Zeze’si gibi sürekli konuştum onlarla, ve onların da benimle konuştuklarına inandım.

Her sabah, yatağımdan birazcık geç kalkacak olsam seslerini duyuyordum ” hadi ama çıksana dışarıya” diye fısıldayan.

En çok Elma ağacımı severdim çünkü onun, sanki beni kucaklamak için hep açık duran benim boyumun yetebildiği yükseklikte iki uzun ve kalın dalı vardı o dallarıyla beni kucaklar ve üzerine çıkmama yardım ederdi. Oyun oynamaktan yorgun düştüğüm zamanlardaysa yapraklarının oluşturduğu gölgenin serinliğinde o dallarda güvenlice şekerlemeler yapardım. Yaramazlığımın zirve yaptığı anlardaysa o dallardan birisine iki elimle sıkıca tutunup kendimi boşluğa salıverirdim yaylana yaylana oynardım.

En güzel meyvalarını sanki benim için verirdi, öyle güzel öyle tatlı elmaları bir daha başka bir yerde yemedim.

O yaşlarımdan kalma bir şey işte ne zaman bir ağacın kesilme haberini alsam içim kıyılır, şidi oturduğumuz apartmanın sokağında ne zaman bir ağaç budama işi olsa kök söktürüyorum yapanlara.

Bir elma ağacı da ben dikeceğim, anne olduğum gün bir elma ağacı dikeceğim benim çocuğum benim yaşadığım gibi düşe kalka, koştura koştura büyüyemeyecek, dizindeki yaraların kabuklarını koparttığı için benden azar işitemeden büyüyecek bunu üzülerek kabullendim artık, ama bir elma ağacı dikeceğim onunla yaşıt olan ve belki benimle konuşan büyükleri gibi o da benim çocuğumla konuşur oynar diye.

Can’a tüm bu hikayeyi anlattığımda bana “bunu mutlaka yazmalısın” demişti, o günden bu güne hep erteledim yazma işini, çünkü ben kelimeleri konuşurken kullandığım gibi iyi kullanamam yazarken, sanırım bu ürküttü bunca zamandır beni.

Ama gecenin bir yarısı terasımızın yanındaki devasa Ihlamur ağacının sesini duymak tetikleyiverdi birden ve yazdım gitti.

Bu arada Vasconcelos’un Şeker Portakalı kitabını ortaokul ikinci sınıfa geldiğimde duydum ilk defa, güzel yazma konuşma diye bir dersimiz vardı o derste okuturdu öğretmenimiz, o yıllarda her memur ailesinin yaşadığı sıkıntılı dönemlerden birini yaşadığımız için o kitabı alamamıştım ben, arkadaşımdan okumuştum hep. Bunu öğrendiği anda gecenin bir yarısı açık kitapevi bulup bana otuz yaşımda kitabı armağan eden kocam ise hayatımın güzel kısmının sadece çocukluğumla sınırlı kalmadığını halen devam ettiğini gösterdi bana. Bizim ailemizin Şeker Portakalı da o sanırım :)

23 Mar

Logipik: Bu bir inatlaşma hikayesidir :)

Yazar: Aslı

2008 yılının Haziran ayıydı, Can ile muhabbet ederken konu o zamanlar bir heves acmış olduğumuz bir siteye eklenen abuk subuk fotoğraflardan açıldı.

Eklenenlerin arasında bir sürü cinsel içerikli fotoğraf vardı, ve bunları onaylama aşaması da hayli vaktimi alıyordu. Can’ın  başını bu  dertle iyice şişirdiğim bir anda Can ” bıktım dırdırından, oturup bana normal fotoğrafları ayırt eden bi kod yazdıracaksın sonunda” dedi, ben de ” tabi tabi yazarsın o kadar kolay olsa millet fotoğraf moderasyonu ile uğraşmazdı” deyiverdim ve işte o an işler çığrından çıktığı an’dı. Yapardım yapamazdın tartışması bir saat kadar daha sürdü en sonunda ikimiz de yorgun düşünce konu orada kalıverdi.

Temmuz ayında Can’ın işi yüzünden bana eşlik edemediği on günlük bir Avşa adası tatiline gittim, geri döndüğüm günün akşamı Can işten geldiğinde bana doğru dürüst sarılmadan halimi hatırımı sormadan beni bilgisayar başına çekiştirdi, ne oluyor? ne var? sorularımı duymadı bile.

Bilgisayar başına oturttu beni ve bana “istediğin herhangi bir fotoğrafı ya da resmi seç ve kalk aletin başından ( bilgisayar oluyor kendisi ) ” dedi. Bir kaç sevimli kedi, köpek fotoğrafı, bir ev, bahçe fotoğrafı, çok şirin bir bebek fotoğrafı ile takım elbiseli iki insanın olduğu fotoğrafı seçtim ve al bakalım dedim ama hala aklımda konunun ne olduğuna dair bir şey yoktu.

Can bilgisayarın başına geçti ve teker teker seçtiğim fotoğrafları incelemeye başladı ilk fotoğraf bir kedi fotosuydu ve bir dakika bekledikten sonra fotoyu yüklediği ekranın altında ” not porn”  ibaresi belirdi,o an anladım olayın ne olduğunu ve pes! dedim.

Adam benim yokluğumda yememiş içmemiş gündüz işe gitmiş gece gelip ben bu adult içeriği nasıl belirlerim diye kasmış ve başarmış. Al bakalım artık şikayet etmezsin moderasyon çok vaktimi alıyor diye de önüme koyuyor.

Yaptığı işin ciddiyetini sağolsun google sayesinde,  dünyada bu tip ayıklamayı başarıyla yapabilen üç dört tane program olduğunu  gördüğümde anladım.

O inat eder de ben altta kalırmıyım? başladım bulduğum tüm resim ve fotoları incelemeye. Yol yorgunluğu, şu bu demeden sabahın üçüne kadar uğraştım.  Bulduğum her hatalı sonucu da kaydettim, ertesi gün işten geldiğinde Can’a şişinerek “al bakalım kodun  şurda şöyle çakıyor burda böyle çakıyor ” diye hatalı sonuçları verdiğimde olayın orada noktalanacağı gibi aptalca bir fikre kapılmıştım, ama bu da geri tepti. Can bulduğu her fırsatta kodu daha da geliştirdi daha da mükemmelleştirdi ( bu adamın hırsına hayranım ) iş artık inatlaşmadan çıkmıştı.  İşte Logipik böyle doğdu.

Geçen iki yıl içinde Logipik daha da gelişti, sadece fotoğraf ve resim analiz etmekle kalmadı artık videoları da inceleyen özelliğe sahip oldu.  Kişisel web sitelerinden tutun da web tv’lere yani medya ögeleri barındıran tüm networklerde başarı ile çalışan bir kod oldu çıktı . 2010 yılı içinde Hindistan’ın önde gelen ISP leri (internet servis sağlayıcısı) tarafından kullanılmaya başlanacak.

Bütün icatların ihtiyaçlar sayesinde yapılması durumunu canlı olarak yaşadım ben de bu vesileyle :)

18 Mar

Bizim evin halleri

Yazar: Aslı

Bizim evimiz her daim hareketlidir, şimdilik bir çocuk eksik :) buyrun teker teker evin dört ayaklıları kıdem sırasına göre

ARWEN

Aramızdan ayrılalı beş sene oldu, ama bize hatıra iki tane oğluş bıraktı o yüzden en kıdemli olarak ilk sıra onun, dünyanın en asil ve gururlu kedilerinden birisiydi desem abartmış olmam.

MİNÇU

Evin en kıdemli dört ayaklısı 24 mayıs 2003 tarihinde elime doğuverdi yedi yaşını kutlayacağız bir kaç ay sonra , evin sessiz sakin Siyami prensi, centilmenlikte İngilizlerle yarışacak derecede. Tek derdi dizinizin üzerinde oturmak ve o sırada sevilmek ve en büyük tutkusu poposuna tokat attırmak! evet mazoşist eğilim içinde kendisi. Centilmen ama evin büyük dört ayaklılarına yeri gelince gereken raconu kesmesini de biliyor.

OSMAN

24 Temmuz 2004 tarihinde elime doğdu, evin tam anlamıyla kabusu!!! İstekleri ve ihtiyaçları yerine getirilmediğinde size hayatı rahatlıkla dar eder çenesiyle. Osman bizim dilimizi öğrenmedi ama bize kendi lisanını öğretmeyi başardı. Kesinlikle sizinle ve yorgan altında uyur rahatını bozacak şekilde hareket ettiğinizde sizi bir güzel fırçalar onun horultusundan sizin uyuyamamanız onun için hiçmi hiç önemli değildir, sebebini kesinlikle bilmiyoruz ama doğduğundan beri sırtındaki tüyleri yalanırken yoluyor, tıbbi bir rahatsızlığı yok ama sırtı sürekli kel ( özellikle bir şeylere kızdıysa daha da hırsla yolunuyor) Siyamların içind kırık kuyruk olarak adlandırılan gruba dahil tavşan kuruğu gibi bir kuruğu var yani ponpon gibi ve şaşıdır. Kocam Can’ın gözdesidir kendisi. Onu bu satırlarla anlatabilmek na mümkün yaşamak lazım

ADA

Evimizin ilk büyük dört ayaklısı, bayan burun. 02 Şubat 2006 doğumlu deli dana kızım benim. Heyecan küpü küçük emrah bakışlı, ekmeği dönere tercih eden şapşal. Geçen sene ilk ve son defa anne de oldu benim deli danam.

MERLİN

Evin tekne kazıntısı 30 Mayıs 2010 doğumlu oğluş. Yukarıda annesini emen sürünün üyelerinden biri kendisi. Kardeşlerinin hepsi güzel ailelere gittiler ama biz bu japon çekirdeğinden vazgeçemedik. Ada ile yaşadığımız ne varsa silbaştan yaşıyoruz ama daha deneyimliyiz şimdi.  Gerçekten küçük çocukların neden daha imtiyazlı olduklarını bize yaşatarak gösterdi sıpa.